YAŞAMLA ÖLÜM ARASINDA SIKIŞAN YAZAR: SADIK HİDAYET

“Ezeli akıntı içinde silinmek, yok olmak istiyordum. Kaç defa mırıldandım durdum: ‘Ölüm!.. Ölüm!.. Nerdesin?”

Sonunda karakteri ölen, dahası karakteri kendi iradesiyle yaşamına son veren hikayeler genelde yüreğimizi burkar, kitabın kapağını hüzünle kapatırız. Ben, sizlere baş yapıtının karakteri gibi yüreğimizi burkarak yaşamına son veren bir adamın hikayesini anlatmak istiyorum.
Kendi hayatında bir yer edinememiş olsa da eserleriyle bizlerin hayatında yer edinen ve “Doğu’nun Kafkası” olarak nitelendirilen Sadık Hidayet, 17 Şubat 1903’te Tahran’da dünyaya geldi. Abisi Mahmud Hidayet’in anlatımına göre Sadık ailenin ilgi odağıydı. Yoğun ilgi gördüğü zamanlar ne Sadık’ın ne de ailesinin onun dışlanacağından belki de kendisini dışlayacağından haberi vardı. Neşeli bir çocuk olarak görülse de zamanla içine kapandı. Altı yaşında ilmiye okuluna gönderildi ve ilkokulu orada bitirdi. Sonrasında matematik ve benzeri derslerden sıkıldığı için Dârülfünun’dan ayrıldı. İlgi duyduğu Fransızcayı öğreneceği Saint Louis Akademisi’ne başladı. Akademiye başlaması yazın hayatının da başlangıcı oldu. Bu dünyanın kendisi için olmadığını hisseden Hidayet, yalnızlığının sığınağında ilk yazılarını yazdı ve tek başına okul gazetesi bastı, dağıttı.
Bir meslek sahibi olmak onu heyecanlandırmadı. Bir ara diş hekimliği okumak istedi, ardından mühendislik okumaya karar verdi. Ne yazık ki burada da tutunamadı. Hiçbir zaman başarılı bir öğrenci değildi. Başarılı olabilmek için ailesinin nüfuzunu kullanabilirdi ama bunu yapmadı. Vaktini bir süre Avrupa’da gezip görmeye, yazmaya ayırdı.1927 yılında Paris’e -liseyi okuduğu yere- döndü. Kendisini sanata adamak onu depresyondan çıkartamadı. Bu sırada ailesiyle bağı da iyice koptu. Ertesi yıl yaşamına son vermek için kendisini Marne Nehri’ne attı ama kayıktaki bir çift onu gördü ve kurtardı. Sadık Hidayet abisine gönderdiği bir kartpostalda bu intihar girişimi için “Bir delilik ettim; ucuz atlattım.” dese de gerçekten böyle mi düşündü bilinmez.
Tahran’da İran Merkez Bankası’nda memurluk yapmaya başlayan Hidayet, kendisini buraya da ait hissedemedi. Başarısızlıkların her yerde onu bulduğunu düşündü ve kendisini silik bir memur olarak niteledi. Hayat hikayesini önemli görmedi. Bulunduğu yerde kalabilmek için bize öğütlediği gibi yüzsüz olmayı da öğrenemedi.

“Gözümün önünde canlanan sorunları, sahneleri, uzaklarda kalıp biriken gri anıların tümünü dağıtsın diye bu Afyon’un kalanını da içtim.”

Sadık Hidayet afyon tiryakisiydi ancak afyon onun toplumda kendisine yer bulmasına yardım edemedi. Bu ait olamama hissi onun eserlerine zaman ve mekan algısının belirsiz olması şeklinde yansıdı. Eserlerinde farklı mekanları aynıymış gibi anlattı. Nereye giderse gitsin, ne kadar ilerlerse ilerlesin hep aynı noktaya döndü. Ona göre gerçek kuşkuluydu ama o bu kuşkulu gerçeğin bir parçasıydı.

“Yedikleri hayvanları kendileri kesmek zorunda kalsalardı; çoğu insan bir daha et yemezdi.”

Kendisine bir yer bulamadı ama hayvanların bu dünyadaki yerini savunmayı amaç edindi. Sadık Hidayet dünyadaki tüm canlılara hayranlık ve merhametle yaklaştı ve bu onun vejetaryen olmasını sağladı. Hayvanların insanlardan öç alacağını düşünürdü. Onların insanlara verdiği zararları, yaşam hakkını ellerinden almamızın karşılığı olarak gördü.
Hidayet, Ömer Hayyam hayranlığının etkisiyle Budizm’e ilgi duymaya başladı. Hindistan’a gitti. Baş yapıtı Kör Baykuş burada yayımlandı. Şahlığa karşıydı ve bu onu ülkesinde hedef haline getirdi. Ülkesinden uzak kalan Hidayet, ülkesinin kültürünü eserleriyle Batı’ya tanıttı. Batılı tekniklerle Farsça yazdı. Sanata olan ilgisi yazmaktan ibaret değildi. Müziğe ve resme ilgiliydi.

“Dünya, ıssız yaslı bir ev gibi görünüyordu gözüme ve ben bağrımda bir acı duyuyordum.”

Hidayet, yaşamla ölüm arasında 23 yıl daha geçirdi ve değerli eserleriyle bizleri buluşturdu. Ölüm güzellemesi tüm eserlerine sindi. İlk intihar girişiminden 23 yıl sonra bir dairede hava gazını açarak, üstü başı tertemiz şekilde ve yayımlanmamış eserlerini yakarak intihar etti. Depresyonunun nedenini kesin olarak bilemesek de eserlerinin satır aralarında bulmak mümkün. Nitekim yakın arkadaşı Bozorg Alevi, Kör Baykuş için “Bu roman, daha çok, sessizce katlanılan bir acının ifadesidir; kendisinin çektiği, onunla beraber hisseden ve terörün susturduğu diğerlerinin çektikleri acıların ifadesi.” diyerek eserlerinin yalnızca bir kurgudan ibaret olmadığına işaret etmiştir. Yaşamıyla değil eserleriyle anılmak isteyen Hidayet, dolaylı olarak hedefine ulaşmış oldu.

“Vücudumun ağırlığından kurtulmuştum. Dingin ama bir o kadar büyüleyici, hoş şekillerle, renklerle dolu bir dünya.”

Ölüm özgürlüktü…
İntihar ettiği için eserleri İran’da yasaklı olan Sadık Hidayet, hayatını kaybetmedi; hayatını bıraktı, özgürlüğüne kavuştu. Hidayet belki yazdığı gibi bu dünyadaki en karanlık yıldıza sahipti belki de hiç yıldızı olmadı. Ama bizlere özendiğimiz yaşamların, bu yaşamları yaşayanların aslında “ayak takımı” olduğunu gösterdi. Bu insanlar zehirli engerek yuvasının bir parçasıydı. Kendisini yok sayan toplumu eserlerinde yok saydı.
Anlattıklarının anlaşıldığını göremeden aramızdan ayrılmayı tercih etti. Sitem etmek bize düşmez çünkü bu onun özgürlüğüydü, belki de hayatta başarmayı en çok istediği şey buydu.
Hidayet için Doğu’nun Kafkası denilse de ben buna katılmıyorum. Bu benzetmenin Hidayet’in Kör Baykuş adlı romanı ile Kafka’nın Köy Hekimi adlı öyküsü arasındaki ortak noktalardan kaynaklandığını düşünüyorum. Eserler arasındaki benzerliğe karşın yazarlar arasında kültür farklılıkları vardır ve farklı edebi kişiliklere sahiplerdir. Ayrıca Hidayet, bir yere ait olabilmek için başkalarını taklit etmiş ve soytarıya döndüğünü söylemiştir. O, birinin benzer hali olarak değil kendisi olarak kabul edilmek istemişti. Bu yüzden bir yazarın etnik olarak farklı olan hali değildi. Bu toprakların “Sadık Hidayetini” okuyabildiğimiz için şanslı hissediyorum. Hepimizin gökte bir yıldızı olması dileğiyle…

2 thoughts on “YAŞAMLA ÖLÜM ARASINDA SIKIŞAN YAZAR: SADIK HİDAYET

  • 4 Mayıs 2020 tarihinde, saat 19:20
    Permalink

    Ellerine sağlık Ebru, çok güzel bir yazı olmuş. Bu yazarın ismini duymuştum, ama bu kadar detaylı bilmiyordum. Belki sayende bir eserini okuyabilirim. 🙂

    Yanıtla
    • 4 Mayıs 2020 tarihinde, saat 19:37
      Permalink

      Çok teşekkür ederim Hüseyin, yazarın bir eserini okumaya teşvik edebildiğim için de ayrıca mutluyum. ?

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir