CİNSİYET VE TOPLUMSAL CİNSİYET

“Eğer bir kadın yemek yapabiliyorsa, bir erkek de yapabilir, çünkü yemek yapmak için rahim gerekmez.”

                                                                                                                                                                                                            -Kamla Bhasin-

    “Kadınların çocuk yetiştirmesinin çocuk doğurmak kadar doğal ve kalıtımsal olduğu varsayılıyor… Ve bu sadece ürettiğimiz çocuklarla da sınırlı kalmıyor (…) Kapsamı genişletilmiş bir anne haline geliyorum. Tüm evrene karşı bir annelik duygusuyla dolup taşman bekleniyor. Ve bunun doğal olduğu varsayılıyor! Bunun bir iş olduğu değil nefes almak, yemek yemek ya da uyumak kadar kolay yaptığınız bir şey olduğu düşünülüyor.” 

 -Vasanth Kannabiran-

     İngilizce’de cinsiyet ve toplumsal cinsiyeti ifade etmek için sex ve gender olmak üzere iki ayrı kavram bulunurken Türkçe’de “cinsiyet” kelimesi feminist çalışmalarda “toplumsal cinsiyet rolü” için de kullanılmaktaydı. Bu kullanım, kadın ve erkeği birbirinden ayırt etme biçimi olarak onlara verilen toplumsal rolleri esas alan ve kadınları ikincil konumda görerek bunu beden yapısına bağlayan anlayış ile mücadeleyi zorlaştırmaktaydı. Bu nedenle günümüzde cinsiyet kelimesine yeni bir anlam yüklenmiştir ve cinsiyet, toplumsal cinsiyet kavramından farklı bir kullanıma sahiptir.

     Kadın ve erkek olmak üzere iki cinsiyet vardır ve üreme sistemlerine, bir başka deyişle cinsel organlara bakılarak tespit edilebilir. Cinsiyet doğal ve biyolojiktir. Sosyologlar tarafından anatomik farklılıklarımızı ifade etmek için kullanılmaktadır. Toplumsal cinsiyet ise kadın ve erkeğe toplum tarafından atfedilen farklı özellikleri, rolleri ve statüleri ifade eder. Toplumsal cinsiyet kavramını sosyolojiye kazandıran feminist akademisyen Ann Oakley  “Toplumsal cinsiyet bir kültür meselesidir, erkek ve kadınların ‘eril’ ve ‘dişil’ olarak sosyal sınıflandırmasına işaret eder.” diyerek insanların eril mi dişil mi olduğunun cinsiyette olduğu gibi biyolojik göstergelerle anlaşılamayacağını, genelgeçer bir ölçüt olmadığını ve bu ayrımı yapmak için belirlenen ölçütlerin kültürelliğin uzantısı olarak yere ve zamana göre değişiklik gösterdiğini belirtmiştir.

Oakley’in çalışmalarında toplumsal cinsiyet kavramının cinsiyet kavramından temel farkları sosyokültürel olması, zamana, yere, kültüre göre değişkenlik göstermesi ve değiştirilebilir olması olarak ifade edilmektedir. Kadın ve erkeğin toplumsal kurumlar içinde mevcut kaynakları, fırsatları ve gücü kullanmada eşit olması toplumsal cinsiyet eşitliğinin mevcut olması demektir. Ancak çoğunlukla kültüre göre değişkenlik gösteren toplumsal cinsiyet rolleri eşitsizliğe dönüşmekte, zamansal ve toplumsal olarak farklı görünümlerde ortaya çıkan bu eşitsizlik toplumsal cinsiyet eşitsizliği olarak ifade edilmektedir.

     Yıllar boyunca süregelmiş anlayış toplumsal cinsiyet rolünün kökeninin biyolojik olduğudur. Aristo, biyolojik olarak erkeği birincil, kadını ise ikincil olarak konumlandırmıştır ve kadının biyolojik ikincilliğinin onun akıl yürütme ve karar alma becerisi ile yeteneklerinde de ikincil hale gelmesine sebep olduğunu kabul etmiştir. Aristo’nun bu düşüncelerinin aksine kadınların ikincilliği biyolojik değildir; ikincilliği, yani kadınların bu şekilde erkeklerin hükmü altında konumlandırılmasını, yeteneklerinin aşağıda görülmesini toplumsal cinsiyet belirlemektedir. Bu nedenle cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasında doğal bir bağ olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu iki kavram arasındaki bağın doğal mı sosyal mi olduğu yönünde kanıya varmayı zorlaştıran, doğduğumuz andan itibaren toplum ve ailemiz tarafından toplumsal cinsiyete göre yetiştirilmemizdir. Bu noktada iki kavram arasındaki bağın doğal olduğu yanılgısına düşülmesine karşın bu şekilde yetiştirilmemiz toplumsal cinsiyetin öğretildiğini ve benimsetildiğini göstermektedir. Cinsiyet rolü teorisine göre toplumsal cinsiyetin öğretilmesi ve benimsetilmesi toplumsallaşma aracılığıyla gerçekleşmektedir. İçinde doğduğumuz toplumun bir parçası olmak için davranışlarımızın nasıl olması gerektiğinin bize öğretilmesi toplumsallaşma olarak ifade edilmektedir.

     Ruth Hartley, toplumsal cinsiyet ilişkileri bakımından büyük önem taşıyan toplumsallaşmayı manipülasyon, yönlendirme, sözel tanılar ve etkinlik teşhiri olarak dört süreç üzerinden açıklamıştır. Manipülasyon dediğimiz süreç, bir çocuğa yapmış olduğumuz muamelelerden oluşur. Erkek çocukların davranışlarına daha az müdahale ederek onlara daha bağımsız, daha üstün varlıklar şeklinde muamelede bulunmak manipülasyon sürecine örnek verilebilir. Yönlendirme süreci ise nesneler üzerinden yürütülür. Kız çocuklarının farklı erkek çocuklarının farklı nesnelere yönlendirilmesi bu sürecin bir parçasıdır. Oyuncaklardaki, kıyafetlerdeki ve oda düzenlerindeki farklılaşmalar buna örnektir. Sözel tanılar olarak adlandırdığımız süreç kız ve erkek çocuklarına yönelttiğimiz farklı hitaplardan ve sözlerden oluşur. Kız çocuklarını güzellikleri üzerinden överken erkek çocuklarını gücü üzerinden övmek toplumsal cinsiyet rollerinin özelliklerinin çocuklara konuşma tarzıyla aktarımıdır. Bu şekilde çocuklara atfedilen önem de ifade edilmektedir.

Dört sürecin sonuncusu etkinlik teşhiridir ve bu süreçte, önceki süreçlerde çocuğa öğretilen şeylerin uygulamaya geçirilmesi söz konusudur. Çocuklar belli şekillerde davranmaya itilmektedir. Toplum tarafından eril ve dişil olarak ayrılmış olan davranışlar vardır. Çoğunlukla ev işlerine yardım etmek dişil bir davranışken tamir işlerine yardım etmek eril bir davranıştır. Zamana ve kültüre göre değişiklikler görülse de, Connell’a göre bu şekilde dişilikler ve erillikler üretilerek toplumsal cinsiyet farklılıkları beslenmekte, onların yeniden üretilmesi sağlanmaktadır. Bu açıklamaya dayanarak tüm toplumsallaşma eylemlerinin cinsiyetçi ögeler içerdiği söylenebilir. Toplumsallaşmanın sonucunda kadınlar ve erkekler öğrendikleri cinsiyetlerine uygun davranış beklentilerini yani toplumsal cinsiyet rollerini  içselleştirmekte, benimsemektedir. Tüm bunlara bakıldığında kadın ve erkek arasındaki farklılıkların yetiştirilme tarzından kaynaklandığının açık olduğu düşünülse de ebeveynlerin büyük çoğunluğunun çocuklarını toplumsal cinsiyet rollerine göre şekillendirdiğinin farkında olmaması gerçeğin göz ardı edilmesine sebep olmaktadır.

     Toplumsallaşma sonucu bize öğretilmiş ve benimsetilmiş, eşitsizlikler üzerinden şekillenmiş olan toplumsal cinsiyet rolleri, günlük hayatta ve sosyal ilişkilerde de eşitsizliklerinin sürdürülmesinin nedenidir. Kadınlara ve erkeklere cinsiyetleri üzerinden rol ve sorumluluklar atfedilmediğinde eşit olmak, eşit haklardan ve imkanlardan yararlanmak için “aynı” olmaya gerek olmadığının toplum tarafından anlaşılması çok daha kolay olacaktır.

Toplumsal cinsiyet rolleri ve dolayısıyla toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorgulanabilir, değiştirilebilir. Kadına yönelik ayrımcı ve cinsiyet temelli toplumsal düzen uygulamaları son bulduğunda toplumsal cinsiyet eşitsizliği toplumda varlığını sürdürse bile eşitliğe bir adım daha yaklaşmış olacağımıza inanıyorum. Erkekler ve kadınlar arasındaki adaletsizliğe, eşitsizliğe nerede olduğuna bakılmaksızın karşı çıkmayı ifade eden toplumsal cinsiyete duyarlılığı kendimiz kazandıktan sonra ailelerimize ve içinde bulunduğumuz diğer kurumlardaki kişilere kazandırmaya çalışmak toplumsal cinsiyeti anlamaya ve değiştirmeye katkı sağlayacaktır. Olympe de Gouges, Mary Wollstonecraft, Sarah Grimke, Simone de Beauvoir ve daha nice feminist kadının verdiği mücadele ile sorgulanmaya başlanan toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yine sürdürülen mücadele ile son bulmasını diliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir